Dorukların Ortasında, Hakkâri

Dorukların Ortasında, Hakkâri

Türkiye’nin güneydoğusuna, en uç noktasına uzandık biz bize. Engin dağları aşıp, dere yataklarına yoldaşlık ettik. Sanırım mevsiminde doğru seçimi bizi büyüleyici bir doğanın karşılamasına sebep oldu. Dağların arasında yemyeşil ovalar, debisi yüksek çaylar ve nehirler, rengarenk çiçekler, güneş ve kar.

Büyüleyici manzaraların, mis gibi toprak kokusunun, suyun sesinin aşığıydım. Bunu biliyordum. Ama bu coğrafya bundan emin kıldı beni. Her adımda daha çok etkilendim. Arabanın camlarından önüme, yanlara mı baksam yoksa aynadan geride bıraktığım güzellikleri son bir kez selamlasam mı diye kararsız kaldım. Ama hiçbir seçim beni pişman etmedi. Keşke daha geniş açıyla dünyaya bakabilseydim lafı defalarca geçti aklımdan.

Hakkari’ye ulaşmak için Van – Hakkâri karayolunu kullandık. Önümüze çıkan her tabela için ayrı heyecanlanıp dar zamanımıza çok şey sığdırmaya çalıştık. Başkale – Yüksekova – Hakkâri – İran… Sırasıyla azalıyordu kilometreler. Azaldıkça içime çektiğim hava daha çok anlam kazanıyordu.

Bilmiyorum sen sever misin hayal kurmayı. Gerçi bu da soru mu. Kim sevmez ki hayal kurmayı. İşte o derin nefeslerin, ciğer yakan oksijenin, yolda olmanın huzurunun getirdiği bir şey hayal kurma isteği. Yolda, dışarıyı izleyerek, arka planda o yörenin türküsü… Huzuru hissedebiliyorsun değil mi? Böyleydi işte.

Sarp kayalıklar arasında ışkın toplayan kadınlar, yol kenarlarında onları satan erkekler ve çocuklar, kıpkırmızı gelincikler ile kaplı düzlükler ve kar sularının güven veren gürültüsü ile yol ayrımına kavuşmuştuk. Bir yol ağzı, çatal. Düz gidersen Hakkâri, Çukurca; sola kıvrılırsan Yüksekova, Şemdinli.

Biz önce sola kıvrılmaya karar verdik. Yüksekova’nın içerisinden geçerek yamaca kurulu şehir Şemdinli’ye ulaştık. Sonsuz heyecanla bir şehri adımlamayalı çok olmuş. Bu ayrı bir his gezginler bilir. Bir ana caddenin ortadan ikiye böldüğü bu kenti adımlarken sebzecilerin ve zabıta anonslarının, kendi yağında kavrulmanın en saf hali ile ruhumuzu özgürlüğe bıraktık. Esnaf ile konuşup “ne yapabiliriz?” sorusunun cevabını ‘Google’ yerine yerel hafızada aradık.

Yerel hafızanın bizimle paylaştığı en önemli anekdot Bağlar Köyü oldu. Bölgenin doğasını en güzel şekilde yansıtan köy keyifli yürüyüş ve dinlenme alanlarına sahip. Burada daha çok kalıp, daha fazla zaman geçirmeyi istesek de yolun bizi çağırdığını duyuyor ve yola yolcu olmaya devam ediyoruz.

Şemdinli’den sonra rotamızı transit geçtiğimiz Yüksekova’ya çevirdik. Şehre girerken Cilo Dağı karşılamıştı bizleri. Tekrar onu izleyerek yönümüzü buluyoruz. Cilo’nun eteklerinde biten ovada otlayan büyükbaş ve küçükbaş hayvanların doğa ile dansını seyretmek için şehrin girişinde bir mola veriyoruz.

 

Geniş bir ovaya yayılan şehir hem düzlüğünden hem de rakımından dolayı ‘Yüksekova’ ismini fazlasıyla hakkediyor. Keyifli seyir molası sonrasında şehir merkezine yürüyüş için varıyoruz. Taptaze meyve ve sebzelerin bulunduğu satış tezgâhları, dağlardan gelen ve poşetlerle satılan karlar, romatizmalara derman diye satılan ve satıcının boğaz patlatma uğruna bağırdığı kremler… Kısacası kendi içinde ama yaşayan bir kent. Uzak ama bizden.

Artık Hakkari’nin vakti gelmişti. 4 ilçesinden 2 tanesini kendisinden önce adımladığımız için bizi buruk mu karşılar yoksa sevinçle önümüze mi serer çiçeklerini bilemedim. Ama yol boyunca harika bir görsel şölen sunduğunu gördükçe inancım arttı. Çağırıyordu. ‘Gelin’ diyordu adeta…

Zap Suyu Vadisi birçok rengi ve bol oksijenli bir havayı içerisine hapsetmiş kapalı bir kutu gibi. İl merkezine 7 km kalana kadar bizlere eşlik eden Zap Suyu yaklaşık 190 km’lik kuvvetli akışı ile ülkemizin güneydoğu bölgesine can veren doğal kaynaklarımızdan bir tanesi. Debisinin yüksek olması sebebiyle kendi başına bir turizm çekiciliği oluşturan nehir rafting, kano gibi su sporları içinde ideal gözüktü gözümüze. Bir an birbirimize bakıp “keşke hazırlıklı olsaydık, yapsaydık.” diye söylendik… Ancak pişmanlığı ve ‘keşke’ kelimesini bir yana bırakarak asma köprü üzerinden vadinin diğer yakasına adım attık. Sırtında küfe ile bahçesinden gelen bir amca selamladı bizi. Geldi dinlenmek için yanımıza oturdu.

Hafif soluklanması ile merakının arasında bizi sordu. “Gezmeye, görmeye geldik” dediğimizde gözündeki şaşkınlık diline mutluluk olarak yansıdı. “Hoşgelmişsiniz.” Kısa hasbihal sonrasında yoluna koyulmak üzere yerinden doğruldu, küfesini aldı sırtına köprüyü geçerek evinin yolunu tuttu. Biz onun gidişini izlerken bile yorulmuşken onun dinçliği ve inancı bizi büyülemişti.

Bizimde artık yola koyulma vaktimiz geldi. Hakkâri şehir merkezine yaklaşık 20 km’lik bir mesafemiz kaldığı için heyecanımıza taktığımız o kelepçeleri açma zamanı geldiğini düşündüm… Gelmiştik çünkü, gezgin ruhun heyecanı şehri sarmalıydı.

Ramazan ayında seyahat ettiğimiz ve iftar vakti yaklaştığı için merkezde ayrı bir kalabalık vardı. Herkes ya fırına ya da bir çiğköfte tezgahına gidiyor, iftarlığını ediniyordu. Kıvrılarak tırmandığımız şehir merkezinde dorukların ortasına düşmüş gibiydik. Ama bir o kadar büyüleyici ve temiz.

Hemen bir otel bulup iftar saatinde kendimizi Hakkari’nin lezzetli yemeklerine bırakmanın planını yaptık. Odaya eşyalarımızı yerleştirip hemen kendimizi akşam olmadan sokağa bıraktık. Lezzetli yemek kokuları, akşam için hazırlanan semaverler, kızaran tatlılar…

Nerede yemek yiyelim düşüncesi dayanmıştı ki kapıya güler yüzlü bir abimizin “buyurun” çağırısı ile kendimizi masada bulduk. Camdan bizi selamlayan kaburga dolması yeterince iştah kabarttı. Ama yetmezdi. Siparişimizi verdik. İftar vakti geldi ve buz gibi bakır sürahiden suyumuzu doldurup içtik. Keyifli yemek sonrasında kıpkırmızı karpuz ile içimizi serinlettik.

Çay semaverleri bizi çağırıyor. Ama güzel bir gelenek ile…

Şehir merkezinden geçen ana caddenin bir yönü trafiğe kapatılmış, sandalyeler ve masalar yola dizilmiş; iftar sonrası tüm kent çaya inmişti. Zihnimizde yer edinen bu tablo eşliğinde saatlerce çayımızı yudumladık. Ve dinlenme için otelimizin yolunu tuttuk.

Sabah uyanışımız ile penceremizden karlı zirvesi ile bizleri karşılayan dağların serinliği vurdu yüzümüze. Ve yeni yola çıkma zamanı gelmişti.

Yol bize, biz yola hasret kalmıştık iki rüya arasında…