Ve Serpmeye Başladı Renklerini…

Ve Serpmeye Başladı Renklerini…
Şeniz Pamuk Hindistan Anıları

Biraz esmer biraz kavruk bir adam. Bağdaş kurup oturmuştu Thar Çölü’nün ortasına. Kocaman kocaman açtığı gözleriyle çevresine bakınıyordu. Başını çevirdiği her yer uçsuz bucaksız kum ve bu kumun üzerine serpiştirilmiş öbek öbek yeşilliklerle doluydu. Kumlar kimi yerde bir tepeye dönüşüyor kimi yerde de dümdüz uzayıp gidiyordu.  Buraya nasıl geldiğini hatırlamıyordu, ama içinde bir görevle geldiği duygusu vardı; bir şeyler yapması gerekiyordu sanki. Gözlerini biraz kısıp daha uzakları da görmek istedi. Develeri ve onları çeken ya da sırtlarına binmiş insanları gördü. Upuzun deve kervanları, sayısız yükü bir yerden bir yere götürüyorlardı. Baharatların kokusunu, kumaşların dokusunu, taşların tılsımlı güçlerini hissetti bir anda bedeninin her noktasında.

Bir an gözlerini kapama ihtiyacı duydu. Gözlerini tekrar açtığında önünde küçük kutular ve kutuların içinde renk renk toz boyalar gördü. Gri, pembe, sarı, kırmızı, kahverengi, mavi, beyaz ve biraz da yeşil. Bu renklerin de nereden, nasıl geldiği hakkında hiç bir fikri yoktu. Zaten hiç bir şeyi sorgulamazdı. Öyleydi… Parmağıyla bir kutuya doğru uzandı. Pembe. Parmağının ucuyla pembe toza dokundu. Tozlar hafifçe uçuştu. Parmağını çekti. Havadaki küçük pembe bulutçuk hoşuna gitmişti. Bu kez sarı toza uzandı. Sarı bir bulutçuk uçtu havada.

Pembe, sarı bulutçukları izlerken, kuma karışmış kum taşlarına ilişti gözleri. İlk kez ayağa kalkma isteği duydu. Bulduğu tüm kum taşlarını hızlı hızlı topladı ve biraraya yığdı. Sonra bu taşları yanyana dizmeye başladı. Sarının yanına sarı, bir tane kırmızı, tekrar bir sarı, bir pembe, bir kahverengi, bir pembe, bir sarı daha. Doğrulduğunda, devasa bir daire oluşturmuş olduğunu farketti. Dairenin içine girdi ve dairenin içine de taşları dizmeye başladı. Kumun üzerinde, kum taşlarından oluşmuş bir mandala. Bütüncül, sonsuz, bedeninin içinde ve dışında uzanan evren…

Ve serpmeye başladı renklerini…

Mandalasının ortasına doğru yürüdü ve avucundaki beyaz tozu tam ortaya serpti. Ona göre tüm renkler beyazdan yayılır ve tekrar beyaza geri dönerdi. Beyaz renge odaklandı bir süre. Beyaz irili ufaklı yapıların ortasında mavi-yeşil bir göl belirdi bir anda. Kendini gölün kenarında gördü. Bazı insanlar, üstlerini çıkarmış, ayaklarını göle sokuyor, gölün suyuyla yıkanıyorlardı. Burası kesinlikle Pushkar Gölü’ydü. Göle inen basamakları, buralarda dolaştığını hatırladı. O zamanki bedeni bir insan bedeni değildi sanki, dört ayağının üzerinde mi dolaşıyordu? Evet, o zamanlar bir köpek bedenine sahipti. Şiva’nın, karısı Sati’nin ölümü üzerine döktüğü gözyaşlarıyla oluşmuş bu kutsal gölü her gün bir çok insan vaftiz olmak üzere ziyaret ediyordu. Brahma’nın kutsal ellerinden dökülen lotus yapraklarından oluştuğunu da söyleyenler de vardı bu gölün. Hinduizmde o kadar çok Tanrı ve öykü vardı ki!… Ama onun bildiği, 14. yüzyılda yapılmış olan ve Hindistan’daki sayılı Brahma Tapınakları’ndan biri olan Pushkar’daki Brahma Tapınağı’nın ve diğer yüzlerce tapınağın çevresinde dolaşmanın ona çok huzur verdiği ve insanların ona çok iyi davrandıklarıydı. Hele gölün çevresindeki 52 vaftiz kapısından çıkanların verdikleri yiyeceklerle karnını doyurmanın keyfi bir başkaydı. Orada doğmuş olmaktan ötürü kendi şanslı hissediyordu.

Çöl güneşini acı acı sırtında hissetti bir anda. Şu anki bedenine ve hemen arkasından da önündeki boyalara baktı. En son hangi renk bir evde doğmuş olduğunu hatırlamaya çalıştı. Sarı mı pembe mi mavi mi? Küçük, mavi bir evdi ve evden çıkar çıkmaz kocaman bir kaleyle burun buruna geliyordu. Henüz bir çocukken bu heybetli kaleye bakmak onu hep ürkütürdü. Arkadaşlarıyla kapının önünde paçisi/peçiç oynarken, kaleye doğru yürüyen askerlerin ve fillerin ayak seslerini duyduğunu zannederdi. Şehirde yaşayan kadınlar arasında hep anlatılan, kocası savaşta ölen kadınların kaleden atlama ve atlamadan önce el izlerini kale duvarında bırakma öyküleri ve onların çığlıkları da zihninde yer etmişti. Ayrıca Jodhpur’da sık sık yaşanan su sıkıntısının da bu kalenin yapımıyla ilgili olduğu söylenirdi. Şehrin inzivaya çekilmiş kişilerinin bu tepede yaşadığı, kale inşaatı nedeniyle oradan sürüldükleri ve bu nedenle de “Kaleniz hep su sıkıntısı çeksin” diye lanet okudukları anlatılırdı. Okuldaki tarih dersinde, Jodhpur’un 1459 yılında, Marwar hükümdarı Rao Jodha tarafından kurulduğunu öğrenmişlerdi. Marwariler denen tüccar sınıfı sayesinde bu bölge giderek gelişen bir ticaret merkezine dönüşmüştü. Aynı yıl kalenin yapımına da başlanmıştı. Yüzyıllar içinde bir çok saraycığı da barındıran Mehrangarth Kalesi gibi devasa bir kale nasıl inşa edilmişti? O taşları oraya kim taşımıştı? Taşların üzerindeki her milimetrekareyi kim bıkmadan usanmadan oymuştu? Kaleyle ilgili anlatılanların tersine kalenin adı “Güneş Kalesi” anlamına geliyordu.

Jodhpur’un nüfusunun bir milyonun üzerinde olduğunu, Hindistan’ın en önemli yüksek okullarını barındırdığını, mobilya, tekstil ve mürekkep endüstrilerinin çok gelişmiş olduğunu, daha önceleri de Delhi ile Gujarat’ı birbirine bağlayan, hurmadan kahveye, afyondan ipeğe bir çok malın taşındığı ticaret yolu üzerinde önemli bir durak oluşturduğunu ise büyüdükçe öğrenecekti. Şehre çok fazla turist de geliyordu. Sokak aralarında gezerken kendilerine en çok sordukları soru evlerin bir bölümünün neden mavi olduğuydu. Arkadaşlarıyla oynarken sorulmasını en istemediği soru da buydu. Hindistan’da bir çok sorunun cevabı gibi bu sorunun da kesin bir yanıtı yoktu, hatta bir yanıtı yoktu. Bu soruyu bir Hintli sormuş olsa ona “Öyle” diyebilirdi, ama bunu bir Batılı’ya anlatmanın olanağı yoktu. Onlar “Ama mutlaka bir nedeni olmalı!” diye tuttururlardı. O da her seferinde aynı şeyi anlatırdı: “Eskiden ruhban sınıfı olan Brahminlerin evini diğerlerinden ayırmak için evler maviye boyanırmış. Sonra cesur bir vatandaş kendi evini de maviye boyamış ve o günden sonra bir çok ev maviye boyanmış. Ama bazı zararlı böcekleri uzak tutmak için kullanılan maddelerin de bu rengi verdiği söyleniyor. Hatta, çölün ortasında suyu anımsatması için bu rengin kullanıldığı da rivayet edilir.” Çok daha heyecanlı hikayeler bekleyen Batılılar bu cevap karşısında “Hıı. Peki, mersi.” deyip uzaklaşırlardı.

Mehrangarth Kalesi’ni anne ve babasıyla ilk kez ziyarete gidişini, onların elini sıkı sıkı tutuşunu hatırlarken kendini bir anda yine çölde, bir bölümü tamamlanmış mandalasının ortasında buldu. Beyaz ve mavi. Artık daha canlı bir renk kullanmak istiyordu. Pembe? Neden olmasın. Pembeyi biraz daha bolca serpmek istedi. Eline bir avuç pembe toz aldı ve döne döne serpti. Pembe, mavi ve beyaza çok yakışmıştı. Kendi üstündeki kıyafet de bir anda rengarenk oluvermişti. Turuncu bir sari, gül kırmızısı bir başörtüsü. El ve ayak bileklerinde kınayla yapılmış çiçekler, ayağında halhal, burnunda hızma, altın küpeler ve yüzükler. Yanında kendisi gibi süslenmiş bir çok kadın. Kat kat yapılmış, sadece ön cephesi olan bir binanın yüzlerce penceresinden birinden dışarısını görmeye çalışıyorlar. Hawa Mahal. Hepsi aşağıdaki geçit törenini seyretmek üzere heyecanla bekliyorlar. Bu çok önemli bir geçit töreni, çünkü misafir çok önemli. Bu misafir için tüm şehir yeniden pembeye boyandı. Şehir zaten “Pembe Şehir”di; maharajalar şehrin Rajastan’da kırmızı kum taşlarıyla inşa edilmiş Moğol şehirlerine benzemesi için şehri pembeye boyamışlardı. Ancak, 1876 yılı özellikle önemliydi; Galler Prensi şehri ziyarete geliyordu ve onu misafirperverliğin rengi ile karşılamak gerekiyordu. Bu nedenle de şehir baştan aşağı yeniden boyanmıştı.

Galler Prensi için düzenlenen geçit töreni bittikten sonra, muhafızlar eşliğinde Amber Kalesi’ne geri götürüldüler. Maharaja’nın gözdelerinden olduğu için kendisine ayrılmış bir odası vardı, odasına çekildi ve gece için hazırlanmaya başladı. Maharaja’nın bu gece kimi ziyaret edeceği yine bilinmiyordu. Gözde hanımlar, evlerine inen merdivenlerdeki ayak seslerini duymak için kulak kabartırlardı gece çöktüğünde. Bu gece sıranın onda olmadığını farkettikten sonra pirinç ve sulu, baharatlı mercimekten oluşan yemeğini yiyip uyuma izni verdi kendine. Ertesi sabah yine sıcak bir güne uyandı. Çocuklarıyla avluda yogasını yaptı. Daha sonra kale-sarayın “Zevk Köşesi” bölümüne gitti. Burada akan suların tavanlardan sarkan sazlara çarparak oluşturduğu doğal bir havalandırma vardı ve bu sıcak günlerde orada serinlemek ona çok büyük bir keyif veriyordu. Bir süre sonra, bir muhafız yanına gelip hazırlanmasını, bugün maharajanın kendisini şehirde gezintiye çıkarmak istediğini söyledi. Gizlice gülümsedi, sevincini açıkça belli edemezdi, bastırmak için uğraştı. Hazırlandı. Maharaja ile birlikte bir tahtaravana bindiler. Maharaja kendisine, Jaipur’un, Hindistan’ın ilk planlanmış şehri olduğunu, şehrin altı köşeli Shilpa Shastra’ya göre yapıldığını anlattı. Daha sonra onu Jantar Mantar’a götürdü. Buranın isminden bile ilginç bir yer olduğu anlaşılıyordu. Jantar Mantar, Jaipur’un kurucusu olan ve devlet işleri kadar astronomiye de meraklı olan II. Jai Singh tarafından kurulmuştu. Burası bir gözlemeviydi. Saatlerin, enlemlerin, mevsimlerin bu ilginç yapılardan nasıl izlendiğini öğrendi. Daha sonra tahtaravanlarından inip kumaş satan, taş işleyen dükkanlara gittiler. Kendisine turkuvaz, aynalarla işlenmiş kumaşlar ve yine turkuvaz ve ametist taşlardan yapılmış takılar seçti. Dışardan çok heybetli, ancak içi İslam ve Hint mimarisinin en ince örnekleriyle dolu kale-evine geldiğinde geçirdiği bu unutulmaz gün için Tanrılara binlerce kez şükretti ve ertesi gün bir Shiva Tapınağı’na gidip şükranlarını sunmaya karar verdi.

Üstündeki kıyafetler turuncu, pembe, mor sariden bir anda gri gömlek ve pantolona dönmüştü, bedeni de yine kendisine tanıdık gelen erkek bedeniydi. Yorulmuştu. O görkemin içinde tek başınalık duygusu onu yormuştu. Yine derin bir kabullenişle şu anki haline odaklandı. Kırmızı. Lal rengi. Aşı boyası rengi. Evet, şu anda kesinlikle bu rengi kullanmalıydı. Avuç avuç aldı boyadan, ancak serpmek yerine öbek öbek yere bıraktı. Bu öbeklerden heybetli yapılar gökyüzüne doğru uzanmaya başladılar. Kendisi bu yapıların yanında oldukça ufak kalmıştı. Yine dört ayaklıydı. Kuyruğunu sallayıp üstüne konmaya çalışan sinekleri kovmaya çalışıyordu. Artık yaşlandığı için sahibi onu sokağa salmıştı. Sahibinin evinde ölmesi durumunda sahibinin Hindistan’daki tüm kutsal şehirleri gezip bir de üstelik köyündeki Brahminlere yemek vermesi gerekiyordu ve sahibi de bunu yapmak istemiyordu. Aslında kutsaldı bir inek olarak. Gerçi, Hindistan’da tüm hayvanlar kutsaldı, ama  kendisi “Gau Mata” ya da “Ana İnek” olarak en kutsalıydı. Hintliler yerleşik düzene geçtiklerinde inekler bir takas ve adak birimi olarak kullanılmaya başlanmışlardı. Bunun dışında sütü beslenme, dışkısı da yakacak, inşaat malzemesi, hatta böcek ilacı olarak bile kullanılıyordu. Hindular, her ineğin bir Kamdhenu, yani, tüm dilekleri yerine getiren bir varlık olduğuna da inanıyorlardı. Delhi sokaklarında keyfi gayet yerindeydi kısacası. Sağından solundan geçen rickshaw’lara da alışmaya başlamıştı. Bu tekerlekli, insanlı şeyler durmadan bir yerlere yetişmeye çalışıyor, birbirlerini geçmek için yürek oynatan sesler çıkarıyorlardı. Neyse ki kendisine çarpmamak için büyük özen gösteriyorlardı.

Bu hıza, telaşa bir anlam veremeden salına salına yürümeye devam etti. İşte, Delhi’deki o yüksek kırmızı yapılardan birinin önüne gelmişti. Qut’b Minar. Mehrauli Arkeolojik Parkı, ona huzur veren yerlerden biriydi, ama başını yeterince kaldıramayıp bu minarenin ucunu görmeyi bir türlü başaramamak da onu kızdırmıyor değildi. Memluk Hanedanı’ndan ilk Delhi sultanı olan Qutb-ud-din-Aibak tarafından 1206 yılında yaptırılan, 73 metre boyundaki, dünyanın en uzun tuğla minaresi olan bu minareyle her şeye rağmen gurur duyuyordu. Bu minarenin yanındaki Quwwat-al-İslam camiinin, bir zamanlar Hindu ve Jain Tapınakları olan bu yerde, onların taşlarıyla yapılmış olması, Hindu Tanrıların yüzlerinin yokedilmesi de insan denen türün yine anlam veremediği davranışları arasındaydı. Delhi, Hindistan’ın başkentiydi ve “Eski Delhi” ile “Yeni Delhi” denen bölümleri vardı. Eski Delhi, Moğol İmparatoru Şah Cihan (Shah Jahan) tarafından kurulan Shahjahanabad’dı. Ancak, Delhi, 1526 yılında, Şah Cihan’ın büyük büyük dedesi Moğol Hükümdarı Babür Şah tarafından yönetim merkezi haline getirilmişti. Turistlerin Hindistan’ın başkentine gelip bu kadar çok İslam eseri ile karşılaştıklarında yüzlerindeki derin şaşkınlığı izlemekten de büyük keyif alırdı. “Madem yüksek kırmızı binaları gezmeye başladım, şimdi de Jama Masjid/ Cuma  Camii’ne gideyim” dedi kendi kendine. Ve yavaş adımlarla şehrin merkezine doğru yürümeye başladı. Yüksek merdivenlerin önüne geldiğinde başını kaldırdı. Bir gün gücünü toplayıp bu merdivenleri tırmanacağına ve bu caminin içini göreceğine kendi kendine söz verdi. İçeri kuşlar için yemler dökülüyordu ve kuşlar özgürce caminin avlusundave içinde uçuşuyorlardı. Bir sonraki yaşamında bir kuş bedeninde doğmayı diledi. Şah Cihan, ince zevkini burada da göstermiş, 1650 yılında bu büyük ve simetrik camiyi yaptırmıştı. Yola bırakılmış otları yiyip karnını doyurduktan sonra bir de Lal Qila/Kızıl Kale’ye gitmeye karar verdi. Zaten oradan sonra dinlenmesi şarttı; bu kadar hareket etmeye alışık değildi. Şah Cihan, yine çok yüksek, çok heybetli ve kırmızı bir bina yaptırmıştı ve o buranın da içine giremiyordu. Doğuştan meraklı olduğundan, kaleyi gezip çıkan yerli ve yabancı turistlerin kendi aralarında ne konuştuklarını anlamak için çok uğraşmıştı. Şimdiye kadar duyduklarıyla da kalenin içini neredeyse avucunun içi gibi öğrenmişti. Yere yattı ve gözlerini kalenin duvarlarına dikti. Kale, Yamuna nehri kıyısına kurulmuştu. Karşısındaki Lahor Kapısı’ydı. Buradan girilince küçük bir Kapalıçarşı’ya geliniyordu. Kalenin içinde meclisler, hamam, ve “Hayat-Bakhsh-Bagh/Hayat Bağışlayan Bahçe” bulunmaktaydı. Mermerlere nakşedilmiş yarı-değerli taşlar, sütunlu yapılar, kubbeler çok gözalıcıydı. Sonunda uykuya yenilmişti. Ama bugün Delhi’yi esaslı bir şekilde gezmeye kararlıydı. Nasılsa istediği zaman yemek yiyebiliyor istediği zaman uyuyabiliyordu. Uyandıktan sonra ilk işi Humayun’un Mezarı’na gitmek olacaktı. Tabii ki, buraya girmesi de söz konusu değildi. Ancak, Hamida Banu Begum’un eşi Humayun’u bu kadar sevmesi ve ölümünden dokuz yıl sonra ona bu anıtmezarı yaptırmış olması hikayesi her zaman gözlerini yaşartırdı. İranlı mimarlarca yapılmış Chaharbagh/Dört Bölümlü Bahçe’deki çimenler, çiçekler ve akan suları hayal etmek de ağzını sulandırırdı. Evet, artık serin ve rahat bir yol kenarı bulup derin bir uykuya dalmanın tam zamanıydı. Ya da şehrin biraz dışındaki bir aşrama gidip artan yemeklerden mi yeseydi? Bir inek bedeninde dünyaya gelmiş olmanın ne kadar rahat olduğunu düşünüp Tanrılara şükretti uykuya dalmadan önce.

Uzaktan bir tren sesi duydu. Bu ses, ona yakınlarda yataklı trenle Delhi’den Jaisalmer’e yaptığı bir yolculuğu hatırlattı. Trene bindiğinde, kendi yatağında dilini hiç bilmediği bir ülkeden bir sürü insan yanyana sıkış pıkış oturmuş gözlerinden yaşlar gelircesine gülüyorlardı. Sonra birisi ayağa kalkıyor, bir takım garip hareketlerle diğerlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kendisi de, sonradan Türk olduklarını öğrendikleri bu turistlerin keyfini bozmamak için başka bir yatağa oturmuş, hatta bir ara oyuna da katılmış, yerde dört ayağının üzerinde durup başını bir ileri bir geri sallayan adamın dinozor taklidi yaptığını bile anlamıştı.

Derin bir nefes aldı. Nefesini bir süre içinde tutup yavaş yavaş bıraktı. Jaisalmer’I düşününce aklına gelen renk, kaçınılmaz olarak sarı olmuştu. Sarı toz kutusunu aldı ve daha önce serptiği tüm renklerin aralarına serpmeye başladı. Sarı güneş, sarı çöl, sarı kum taşı…Bir tapınakta buldu kendini bu kez. Üstünde bembeyaz bir kıyafet, başında kırmızı, kuyruğu beline kadar uzanan bir türban. İbadet etmeye gelmişti, bir çok benzer kıyafet içindeki arkadaşıyla birlikte. Dünya üzerinde yaşayan hiç bir canlıya zarar vermemek, kendini kontrol etmek, hiç bir şeyin kesin olmadığına inanmak, sahip olmamak gibi Jainizm’in temel ilkelerini iyice içine sindirmek için sık sık bu tapınağa gelirler, bu ilkeleri aralarında tartışırlardı. Tapınaktan çıkıp yağmur sularından oluşmuş Godsisar Gölü ve çevredeki küçük tapınakların arasında bir yürüyüş yapıp arzuladıkları dinginlik haline ulaşmayı denediler. Daha epeyce eğitmeleri gerekiyordu nefslerini. Uzun süren sessiz bir yürüyüşten sonra, aralarında en coşkulu olanı kaleye gitmeyi önerdi. Zaten hepsinin evi de oradaydı. Bu kez bol şakalaşmalı ve kahkahalı bir yürüyüşün ardından kaleye vardılar. Jaisalmer Kalesi, 1156 yılında Maharawal Jaisal tarafından yapılmıştı. İçinde bir çok ev ve saray barındırıyordu. Burçlarından aşağıdaki sapsarı şehri seyretmek, güneşin günün değişik zamanlarında evlerin üzerinde oynadığı ışık oyunlarını izlemek, gölgeleri kah bir maymuna kah bir keçiye benzetmek çok eğlenceliydi. Sapsarı kum taşlarından yapılmış kalesi ve evleriyle Jaisalmer “ Hindistan’ın Altın Şehri” ünvanını  kesinlikle hakediyordu.

Bir kaç saat içinde mandalasının içi rengarenk olmuştu. Hindistan’ın “Altın Üçgeni” denen bölgeyi tamamladığını farketti. Ama elinde daha hala biraz kırmızı ve beyaz toz kalmıştı. Bir avuç kırmızı toz aldı eline ve onun nasıl bir lotus çiçeğine dönüştüğünü izledi. Kırmızı tozdan aldığı ikinci avuç ise bir gül dalı oldu. Kalan son tozlar ise bir sarmaşık oluşturdular. Lotusu, gül dalını ve sarmaşıkları mandalasının bir köşesine yerleştirmeye çalıştı. Ancak, bu bitkiler birbirlerine değmemek için ellerinden geleni yapıyorlardı sanki. “Ben bunlara nasıl bakacağım, biri diğerini istemiyor, birini sulasam diğeri küsüyor” diye geçirdi aklından, elinde su kovası, bu çiçeklere bakarken. Fatehabad Kalesi’nde bahçıvan olarak çalışmak gerçekten çok zordu. Lotuslar, başkenti Agra’dan Fatehabad ya da Fatehpur’a taşımış olan Moğol Hükümdarı Akbar’ın Hindu eşlerinin oturduğu küçük sarayın bahçesinde ve duvarlarında yer alıyorlardı. Güller, Akbar’ın Müslüman eşinin evinin süsleriydi, sarmaşıklar da Hrıstiyan eşinin. Tüm eşler kendilerine kökenlerini hatırlatan bu bitkileri kırmızı taştan duvarlarına da oydurmuşlardı. Ancak, her eş kendisinin en özel olduğuna inanmak istiyor ve bahçıvanın en çok kendi bahçelerine özen göstermesini emrediyorlardı. Bahçıvan, kale-şehrin içindeki caminin, avluların, meclislerin bakım işlerini yaparken biraz olsun kafasını dinleyebiliyordu. Bir kaç yıl sonra, 1585 yılında, su sıkıntısından ötürü şehir terkedildi de, bahçıvan biraz olsun kafasını dinleyebildi.

Kalan beyaz toz boyayı kendi başından aşağı döktü ve kanatlarını çırpmaya başladı. Beyaz bir güvercindi artık. Gitmek istediği tek bir yer vardı ve oraya doğru, ne ruhunun ne bedeninin ağırlığını hissetmeden süzüldü. Belki çok uzun belki çok kısa bir süreden sonra beyaz kubbeler uzakta belli belirsiz görünmeye başladılar. Bir an nefesinin kesileceğini zannetti. Kanatlarını daha kuvvetli çırptı. Upuzun su kanalının üzerinde, neredeyse suya teğet geçercesine uçtu. Tac Mahal’e çok yaklaşmak ve çok yaklaştığı sırada, aniden yukarı doğru uçmak istiyordu. Ve bir anda havalandı… Güneş ışıklarıyla parıldayan sedef kakmalar gözünü aldı. Okyanusun laciverdi, ormanların yeşili, ateşin kırmızısı, beyaz Makrana mermerleri üzerinde dansediyordu. Ötmeye, aşağı dalıp yukarı tırmanmaya başladı birden. Mümtaz Mahal, 14. çocuğunu dünyaya getirirken hayatını kaybetmiş, ölüm döşeğinde ise eşi Şah Cihan’dan iki konuda söz vermesini istemişti: Bir daha asla evlenmemesi ve kendisini hiç unutmayacağı bir şey yapması. Bunun üzerine Şah Cihan, 1632 yılında Yamuna Irmağı yanında Tac Mahal’I yaptırmaya başlamış, 20.000 işçi bu mermer ve taşlı dokumayı bitirmek üzere 22 yıl boyunca gece gündüz çalışmışlardı. Bu kadar içten duygularla yapılmış bir eserin zamansızlığı ortadaydı; yaşı dünya yaşıyla ölçülemezdi.

Beyaz güvercin, Thar Çölü’nün ortasındaki mandalaya geri dönüp ona bir kez de tepeden bakmak istedi. Bu uzun yolu, hiç bir yorgunluk hissetmeden geri uçtu. Vardığında ise sadece bir kaç toz tanesinin kalmış olduğunu gördü. Rüzgar her şeyi alıp götürmüştü…

Şeniz Pamuk

Yorumlar

Bir cevap yazın